Aug 9, 09:15 PM
Cemil Meriç okumaya ve anlamaya çalışmalarının didinimidir bu kitap. Elime yıllar önce aldığım yarıda bıraktığım ve döndüğüm bir kitap ama şimdi daha iyi durumda olduğumu ve birazda olsa yakalayabildiğimi görerek sanırsam bir açılımın geldiğini görüyorum. Bu kitabı ilk okumaya çalıştığım yıllarda otobüste birileri bana ne anlattığını sormuştu şimdi sanırım verilecek bir cevabım var :).
Kitap henüz bitmedi ama paylaşmak istediğim yerleri var bu birazda bir daha vakit bulamayabileceğim korkusu.
Başlık: Leyla’ sı Olmayan Edebiyat
Sayfa: 180-181
“...Ama Hint lirizminin ne bir Leyla’ sı var, ne bir Mecnun’ u. Aşk erişilmez bir ideal değil, yaşanan bir gerçek. Şair bir kadına değil, kadına âşık, kadına, yani tabiatın bütün güzelliklerine.
“Tanrı bir de baktı ki bütün harcı tükenmiş, kadını nasıl yaratsın… Ayın yuvarlaklığını, sarmaşığın kıvrılışını, asma filizlerinin yapışkanlığını, çimenlerin titreyişini, sazların bükülüşünü, çiçeklerin kadifesini, yaprakların hafifliğini, fil hortumunun zarif biçimini, ceylanın bakışını, peteğin hendesesini, gün ışığının neşesini, bulutların göz yaşlarını, rüzgarın kaprisini, tavşanın ürkekliğini, tavusun kibrini, papağanın göğsündeki yumuşaklığı, elmasın sertliğini, balın tatlılığını, kaplanın zalimliğini, ateşin yakıcılığını, karın serinliğini, ala karganın gevezeliğini, kumrunun ötüşünü, turnanın riyakârlığını, Şakravaka’ nın sadakatini biraraya getirerek kadını yaratmış ve onu erkeğe sunmuş”.
Başlık: Amaru
Sayfa: 199
Siyah bir nehir gibi akıyordu yollar
Gurbete.
Genç kadın ufka bakıyordu.
Gün battı, sular karardı.
Evine dönmeliydi artık,
Beklenen gelmiyordu.
Birkaç adım atabildi ancak,
“Ya geliyorsa?” diye mırıldandı.
Tekrar çevirdi hızla başını,
Ufuklar yeniden tarandı.
Hangi şair bir kadın ruhundaki teslimiyeti Amura kadar güzel dile getirebilmiş.”
Meriç Hint’ i ve Hint Edebiyatını örneklerle bize sunuyor.
Aug 9, 09:15 PM
Aug 9, 07:20 PM
Zaman ve ortam yoksunluğundan bu kitaplarla ilgili paylaşımları geciktirdim.
Kitap : Han Duvarları
Yazar: Faruk Nafiz Çamlıbel
Bu kitaba dair diyebileceğim tek şey “Han Duvarları” ve “Kızıl Saçlar” gibi şarin bilindik şiirleri gerçekten ayrı birer lezzeti olan şiirlermiş. Peki hiç mi okumadık, bilmiyormuyduk bu şiirleri eğer mesele lezzet almak ve anlamaksa hayır. Okul yıllarında karşımıza çıkarılan bu şiirler; bizde hem şairleriyle hem de şiirleriyle sadece dönüşü olmayan bir bıkkınlık uyandıran, bizleri hem şairlerinden hem de şiirlerinden uzaklaştıran birer anı diyebilirim.
Sorunun kaynağına inecek bilgelikte ve donanımda değilim ama kanaatimce ya o şiirler önümüze, iyi niyetle iyi örnekler vermek adına, çok küçük yaşlarda getiriliyor ya da doğru zaman dilimlerinde sunuluyor fakat toplum olarak olgunlaşma ve anlama yaşımız bilimsel verilerden uzak olduğu için istemeyerek kayıtsız kalıyoruz. Aslında bu gene yanlış zamanlama demek.
Kitap : Ölü Canlar
Yazar: Nikolay Vasilyeviç Gogol
Kitabın arkasında eseri hakkında Gogol, “Kalemimden öyle canavarlar fırlıyor ki, ben de şaşıyorum. Bunu kim görse korkudan titrer” diyor. Kitap bunu doğrular nitelikte ama şaşırıyorsunuz çünkü günümüzde ilişkiler tam da kitabın kahramanı “Çiçikov” un dünyayı algılayış şekline göre yürüyor.
Ailelerin sürekli çocuklarına girişken ol içine kapanık yetişme biraz gözü pek ol dedikleri( “Mü‘minin firâsetinden korkunuz” değil kastedilen ) ve bunu başaranların da ne adam ama nasıl bağlantıları var diyerekten ayakta alkışlandığı, maddi ve manevi fotoshop’ un doruklarına ulaşmış insanlarla ilişkilerini bir gün bir yerde mutlaka işime yarar diyerekten sadece bu insandan( inekten: etinden, sütünden, derisinden,... ) nasıl faydalanabilirim mantığıyla yürüttüğü insan modeli birebir anlatılmıştır “Çiçikov” la.
Özenmedim değil Çiçikov’ a, hatta helal olsun dedim zaman zaman. Ama yazar canımı sıktı: diyor ki “canavarlar fırlıyor kalemimden bunu kim görse korkudan titrer!”. Bence bu kitap kişisel gelişim kitapları arasında temel eser olarak yerini almalı ve bu kitabı okumayan yönetici yapılmamalı.
Kitap : Ölü Evinden Anılar
Yazar: Dostoyevski
Hayatımda okuduğum en zor kitaptı diyebilirim akıcılık yönünden. Kitabın yarısında bu kitapta anlatılanların Dostoyevski’ nin kendi hapishane yıllarından olduğunu öğrenmeseydim bu kitabı bitirmekte bu kadar kararlı olacağımı sanmıyorum. Ama ilginç bir zaman diliminde okumamın da etkileri oldu. Bu koşullara bu mantaliteye benzerliği olan bir yerden geldiğim bir zamana rastgelmesi beni boğdu diyebilirim. Bu değerlendirmeyi yapmak haddime değildir ama Dostoyevski ortamı, insanlarla ilgili gözlemlerini anlatırken gözlem ve tasvir o kadar net ki sanki direk yazarın gözleriyle bakıyorsunuz.
Kitap : Yalancı İlişkiler
Yazar: Tolstoy
Niye okuduğumu bilmediğim kitaplardan biri. Kitabın ismi kitabın kendisi. Aslında kitap konu olarak Gogol’ un “Ölü Canlar” kitabının daha özele inilmiş şekilde kısa öykülerle yazılmış hali diyebiliriz. Tabi Mariya gidip gelmeler yaşıyor iki hayat tarzı arasında, hatta yanında da bunları önceden tahmin eden buralardan geçmiş tercihini yapmış bir karekter daha koymuşlar direk “Çiçikov” gibi uzmanlaşmamışlar bunlar sürüncemedeler. Ama Diğer öykülerde değinilen “Kont” karekteri “Çiçikov” u bize fazla aratmıyor. “Çiçikov” a biraz şehvet katın ve sürün meydana tabi bu şehvet “Kont” un fotoshop’ unu zedeliyor.
Kitap : Kuyucaklı Yusuf
Yazar: Sabahattin Ali
Bu kitabı okuma sebebim daha önce çok duymuş ve okumamış olmam ve Sabahattin Ali’ nin diğer kitaplarını okurken aldığım lezzeti tazeleme isteğim oldu. Ama “Bir Kürk Mantolu Madonnada” ki derinliği bunda bulamadım diyebilirim. Biraz da karekterleri “Yusuf” ve “Muazzez” in tamda başlangıçta verdikleri sağlam duruşun sonraları oldukça zedelenmesi, tabi hep alıştırıldık, yani galiba biraz bizi yansıtması beni “bumudur zaten biz bunu yaşıyor ve biliyoruz içinden çıkamıyoruz aslında sen bunu başarmış birini bize sunmalıydın” iç devinimlerine itti diyebilirim.
Kitap : Mevlâna
Yazar: Sezai Karakoç
Bu kitap özetlenemeyecek bir kitap Mevlâna’ ya yaklaşımı doğru kapıdan yapmak için okunmasını tavsiye ediyorum. Ama bu bir başlangıç olabilir sadece dalları işaret eder yeterli olmadı kısa geldi diyebilirim.
Kitap : Yunus Emre
Yazar: Sezai Karakoç
Yukarda Mevlâna kitabı için ne demişsem aynısını bu kitap içinde kullanabilirim. Yunus’ un şiirini anlamaya başlıyorsunuz aa ben kuru kuru okuyormuşum diyorsunuz çünki size bir şair anlatıyor o şiirleri ve iki kitapta da Sezai Karakoç o günün şartlarınıda gözümüzün önüne sermeye çalışarak tarih bilminin en önemli bir kuralının uygulanışınıda örnekliyor diyebilirim.
Kitap : Ankara
Yazar: Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Kitap tamamen ankara diyebilirim oranın ruh hali bu kitapta kesinlikle var. Kurtuluş Savaşı ve sonrası fikirler bu fikirlerde sapmalar yanlış değerlendirmelere girişler, farklı çevrelerin olaylara farklı yaklaşımları ve kitabın kahramanlarıyla asıl öz olması gerektiği düşünülen anlayışın peşinden koşuşturmalar diyebiliriz. Sadece ne anlatıldığını özetlemek istedim.
Kitap : Yaprak Dökümü
Yazar: Reşat Nuri Güntekin
Yine neden okuduğumu bilmediğim sadece Reşat Nuri okuma isteği ile okunmuş bir kitap. Kitapta gerçekten yapraklar dökülüyor ama sonradan arkadaşlarımın uyarmasıyla farkettiğim dizide ağaç iğne yapraklı mı olduğundan nedir bir türlü dökülmüyor.
Ama geçenlerde TRT de hem mekan hem karekterler açısından birebir aynı diyebileceğim kitabın birebir kopyası olan eski yapım, filmmiydi o zamanda dizimiydi bilemediğim haliyle karşılaştım ve kitabı okumuş biri olarak gerçekten takdirle izledim diyebilirim.
Kitap : Cemile
Yazar: Cengiz Aytmatov
Son zamanlarda baya “Cengiz Aytmatov” kitabı okudum diyebilirim. Bu kitabı okuduktan kısa bir süre sonra yazarın vefatı bana “iyiki okumuşum henüz aklımda canlı iken yâd etmek iyi oldu” diye düşündürdü.
Yazarın okuduğum bütün kitaplarında aynı karakterleri buldum diyebilirim. Şimdi hem ortam hem de şahıslar kafamda Ona dair bir kitap okuduğumda daha kolay canlanıyor. Ama “Cemile” romanından yazarın anılması sırasında o kadar çarpıcı bahsedildi ki aynı çarpıcılığı ve derinliği yakalayamadığımı görmek beni üzdü. İlerde tekrar elime alacağım sanırım.
Kitap : Benim Üniversitelerim
Yazar: Maksim Gorki
Yine okumakta oldukça zorlandığım, akıcılık açısından, bir kitap diyebilirim. Ben hayat okulunu okudum derler ya bizim ülkemizde işte onun açılımını bu kitapta görebilirsiniz.
Aug 9, 07:20 PM
Dec 2, 07:38 PM
Kitap “fizikötesi açısından ufuklar ve daha ötesi” olarak geçiyor. Sezai Karakoç okumalarına devam. Gitmeden 3 kitap daha sipariş verdim, onlarıda okur gidersem iyi olacak. Sipariş verdiklerim inceleme yazıları olan: Yunus Emre, Mehmet Âkif, Mevlâna. Çok uzun zamandır haklarında okumak istediğim halde güvenip bir türlü kitap alamamıştım ama Sezai Karakoç’ un incelemelerinin oldugunu öğrenince aradığımı bulduğumu düşünmüştüm. Siparişlerini vermekte bugüne nasip oldu.
Şimdi kitaptan her zaman olduğu gibi bazı cümleler aktaracağım.
“İnsanlık, dizginlerinden boşanmış at gibi alıp başını giderken, gök bağışı sistem, kenarda kalan bir koşum takımı gibi yokluğu kucaklıyor.”
“Eskimeyen din, her zaman yeni ve gün gün mayalanan seher şarabının, aşk şarabının sahibi değil midir? Eski ruh tulumu, her zaman yeni kalan bu kevseri taşımaya güç yetiremeyince, bugün olduğu gibi, sorumluluktan kaçıp bomboş kalmayı mı yeğeleyecektir?
...Bu kez, hiçliğin ve boşluğun kurbanı olacaktır ruhumuz. İçten vurulmuş olacaktır. Büzülüş ve kıvranışlarla, sönüp gitme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.
...Hakikatı yüreğinde köklü bir gün tutuluşuna uğratan bir vicdan azabının avucuna düşmüş olmanın kırıştırdığı yüzünde.”
“Ruhumuz bu atılımında ilk araç olarak aklımızı kullanma âdetindedir…
Sırlara ermenin, ya da onlara ulaşmanın bir yolu kalıyor. O da doğrudan ruhumuzu çalıştırmaktır…Ruhun içinde gizli olan pencereleri açmaktır.
Bu pencereler, tabiî (default) halinde, örtük ve kapalıdır…”
“...İslâmın millet anlayışını unutturup ırkçılığı milliyetçilik diye kabul ettirme, kavramların yozlaştırılması demekti…”
“...Firavun ve askerlerince imha edilme niyetiyle izlenmeleriyle, kırk yıl çölde kavmiyle dönüp durmasıyla, tahammülü aşan bu zahmetleri çektileri…
Ortaçağ Avrupasında, Peygamberimiz, kendisine papalık verilmediği için çöle kaçıp yeni bir din icat eden bir kardinal gibi tanıtıldı...”
“Bugün, islâm dünyasının en büyük problemi bu noktada düğümleniyor. Batı, onu her zaman istediği alanda polemik yapma cihetinde sürüklüyor…”
“...Bu dünya Tanrının bizi ağırladığı ilk konukevidir. Sınayıp denediği bir ev. Yılda bir ay da, daha iç odalara, saraylara çağırır bizi Tanrı. ‘Biraz daha yakın ol.’ Tam yerleşiklik ve yerini bulmaysa , ölümden sonraki hayatta gerçekleşecektir.”
“Bu sınavda, daha güçlü, daha bilinçli olalım diye, yılda bir ay, bizi daha iç bölmelerde sırları, şifreleri çözme bilimi temrinlerine çağırıyor…‘Belli saatler ölü gibi ol ki, en büyük diriliğe ve dirilişe, uyanışa ve aydınlanışa eresin’ demektir bu.”
“Kabuktan içe doğru yolculuk başlıyor oruçla.”
“Evet, oruç, şeytanın, inançsızlığın, inkârın attığı oklardan mü’ min kalbini koruyan Allah’ ın tuttuğu bir kalkandır.
Fizikötesi bir zırh, bir kalkandır oruç...”
“Oruç, namaz, hac, zekât, mü’ min için, ölçülmez kudrette fizikötesi güçlerle destekli, besli ve donanmış bir nimet, bir seçkinlik, bir savunma ve ileri atılma güvencesi ve silâh bütünü demektir.”
“Kimi insan, yeryüzü seviyesindedir. Hayvanlara, nebatlara, hemcinslerinden daha yakın, daha fazla akraba. Sanki, eşyanın dış yüzüyle diyalogda olmakla sınırlıdır ruhu. Ve o bundan memnundur. Eşyanın içi ve ötesi, bir sürpriz saklıyor mu bize, bundan habersiz ve buna ilgisizdir.”
“İnsan, üstüne göksel bir ışık tutulmuş, bir anlam ve amaç podyumunda, rolünü acemice ya da ustaca, berbat bir şekilde ya da olağanüstü bir yetenekle oynayan, kulisten kulağına fısıldananı tam ya da yarı işiten, önceden ezberlemiş olduğu için mükemmel tekrar eden ya da kekeleyip duran, hatta kimi zaman söylenecek sözleri ta içinde hazır bulan, sanki yaşantısı kare kare, an an filme alınan bir eser kahramanıdır…”
“Kendisini şahdamarından yakalamak isteyen dirilmez ölüme kılıcını saplayan, ruhunu şerha şerha yarıp yokluk gömülmesinden kurtulan, kabaran damarlarında ve akan kanında fizikötesi nabızlarının attığını hisseden yücelik yarışı binicisidir insan.”
Aslında daha yazacaklarım vardı ama ne ortam ne de diğer şartlar elvermedi hayırlısı olsun…
Dec 2, 07:38 PM
Oct 18, 10:18 PM
Uzun süredir arkadaşlarımla bu yazıyı paylaşmak istiyordum ama içeriği dışında ne başlığını ne de yerini hatırlayamıyordum. Bu yazıyı yayınlandığı tarihte yani 2000 yılında okumuştum ki o zamanlar Yenişafak’ ın sıkı takipçilerindendim. Bu yazı için yazarına da mail atmıştım ama maalesef başlıgını hatırlayamadıgım için kendisi de yardımcı olamamıştı. Bayram dolayısıyla gittiğim memlekette yiğenime eski bir yıllığımı gösterirken içinden bu yazı gazete küpürü olarak çıktı( zamanı gelmiş! ). Ben de Yenişafak’ ın arşivinden bularak buraya eklemeyi uygun buldum.
Aşk ve ihanet
Her şeyin âşığın kalbinde olup bittiğini anlamamız gerekiyor. Âşık, sevgilisini kendi eliyle seçmiştir, doğru. Ne var ki, onu seçerken gerçekten “kendi ellerini” kullanıp kullanmadığı bir sorudur. Çünkü bir başka vesileyle değindiğimiz gibi, âşık, gerçekte alın yazısını arayan biridir. Onun “seçeceği” sevgili, onun kalbinin derinliklerinde beklemektedir. O masal izleğine atıfta bulunalım: Delikanlı düşünde bir kız görür ve onun ardına düşer. Düşte görülen kız, delikanlının kalbinde yer etmiş olan sevgilinin bir bakıma cisimlenmiş halidir. O kız (veya genelde o sevgili) aranıp bulunacaktır. Ama onun hakkında ne biliniyor? Hiç. Yalnızca sevgilinin şekline, şemailine ilişkin ip uçları varbulunmaktadır. Ama âşık için bu kadarı yeterli sayılıyor. Âşığın gözünün kör olduğunun söylenmesi tam da bu noktada gerçeklik kazanıyor: o, kendi kalbinde taşıdığı duygunun aynıyla sevgilisi tarafından da yaşandığını varsayıyor. Beklentisinin boşa çıkartılabileceğini aklının ucundan bile geçirmiyor.
Sır, âşığın kalbindedir; o, bunu biliyor. Ne var ki, sırrın kendine tevdi edilmiş bir emanet olduğunun fazlaca farkında ve bilincinde değildir. Kendisine emanet olarak tevdi edilmiş olan sırrın bir başkasına ifşa edilmemesi gerektiğini düşünemiyor. Veya öyle haller oluyor ki, âşık durumu bile bile sırrını ifşa etmekten kaçınamıyor. Sırrı ifşa etmemesi gerekirken ifşa ediveriyor. Bu da onun hüsranına yol açıyor: sevgili diye bilinenin, aslında sevgili değil, fakat hain olduğu ortaya çıkıyor. Acaba âşık indinde bu da bir kazanç sayılmalı mı? Öyle ya, hiç mi kazanç getirmeyen bir zafer olamaz? Veya hiç mi hüsranla sonuçlanmayan bir muzafferiyet elde etmek mümkün görülmez? Bütün bunlar mümkündür.
Bütün bunlar mümkündür, ancak bu mümkünler âşığın beklentisinin dışına düşüyor. Âşık, sırrını verdiği sevgilisinin o sırrı muhafaza edeceğini düşünüyor. Oysa o sır, başkalarına aktarılmak üzere ondan sızdırılmıştır. Âşık, aslında kendine tevdi edilmiş olan emanete ihanet etmekte beis görmüyor; fakat sevgilinin aynı emanete ihanet etmesi onu hüsrana uğratıyor. İhanet ihanettir. Ve de âşığın ihaneti ile maşuğun ihaneti bir bakıma aynı makuledendir.
Söz konusu olan yanlış bir aşktır. Âşık, sevgilisini bulmuştur, ama bu sevgili yanlış bir sevgilidir. Âşığa da bir sır tevdi edilmiştir, ama bu sırrın ilticâgâhı da yanlıştır. Sonunda belki her şey düzelebilir, ona bir şey diyemeyiz. Ama sırrın yanlış yere tevdi edilmesiyle, aşkın yanlış kişiye yöneltilmesi (yönlendirilmesi); sonu hüsran olacak bir akıbete hükümlü görünüyor.
Yazar: Rasim Özdenören
Kaynak: 23 TEMMUZ 2000 www.yenisafak.com.tr
Oct 18, 10:18 PM
Jan 22, 01:16 AM
Kendi hayatımız, merkez, başkalarının hayatı derken aklıma bu mısralar yarım yamalak geliverdi. “Başkalarının hayatıyla yaşıyoruz”, “Başkalarının hayatıyla başlıyor hayatımız” gibi hatırlama çabalarım oldu. Şairini de hatırlayamadım ama Orhan Veli diye düşündüm. Tarattım ve bir kaç Orhan Veli şiiri okuduktan sonra asıl mısralar “Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız” aklıma geldi ve şiirin İsmet Özel’ e ait olduğunu gördüm. Şiir “Bir Yusuf Masalı” kitabında geçiyor. Kitabı açıp tekrar tekrar okudum ve şiiri ilk defa bu kadar net anladığımı farkettim. Dediğim gibi vakti gelmiş.
SEBEB-İ TELİF
Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
yaprakla yağmurun aşkı meselâ
kim olsa serpilen coşturuyor bizi
imreniyoruz başkalarının mahvına.
Yağmur mahvoluyor çarparak
kendini parçalıyor mâşukunun açılan kıvrımında
yaprak dirimle irkiliyor nazlı ve mağrur
silkiniyor vuran her damlayla.
Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
bakıp başkasının başkayla kurduğu bağlantıya
aşka dair diyoruz ilk anı bu olmalı
ilk önce damarlarımızda duyuyoruz çağıltısını
uzak iklimlerin
kokusu gitmediğimiz şehirlerin önceden
bir baş dönmesiyle kabarıyor hafızamızda
sonra ayrılıklar düşüne dalıyoruz:
Bize ait olan ne kadar uzakta!
Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
başkalarının düşünceleriyle değil.
“Üstümde yıldızlı gök” demişti Königsberg’li
“içerimde ahlâk yasası”.
Yasa mı? Kimin için? Neyi berkitir yasa?
İster gözünü oğuştur, istersen tetiği çek
idam mangasındasın içinde yasa varsa.
Girmem, girmedim mangalara
Yer etmedi adalet duygusu
içimde benim
çünkü ben
ömrümce adle boyun eğdim.
Yıldızlı gökten bana soracak olursanız
kösnüdüm ona karşı
onu hep altımda istedim.
Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
ve devam ediyor başkalarının hınçlarıyla
düşmanı gösteriyorlar, ona saldırıyoruz
siz gidin artık
düşman dağıldı dedikleri bir anda
anlaşılıyor
baştan beri bütün yenik düşenlerle
aynı kışlaktaymışız
incecik yas dumanı herkese ulaşıyor
sevinç günlerine hürya doluştuğumuzda
tek başınayız.
Diyorum hepimizin bir gizli adı olsa gerek
belki çocuk ve ihtiyar, belki kadın ve erkek
hepimiz, herbirimiz gizli bir isimle adaşız
yoksa şimdiye kadar hesapların tutması lâzımdı
hayatımıza kendi adımızla başlardık
bilmediğimiz bu isim, hesaptaki bu açık
belki dilimi çözer, aşkımı başlatırım
aşk yazılmamış olsa bile adımın üzerine
adımı aşkın üzerine kendim yazarım.
dirim: Hayat, yaşam, yaşama gücü.
kösnü: Erkek ve dişinin birbirine karşı duydukları cinsel istek, şehvet.
hürya: Hep birden, cümbür cemaat.
Kaynak: Bir Yusuf Masalı, İsmet Özel, Şûle Yayınları, Ocak 2000, 3. Baskı, İstanbul
Jan 22, 01:16 AM
Jan 17, 08:03 AM
Bu kitabın en dikkat çekici şiiri elbette Monna Rosa idi ama hem eskiden beri bilinmesi ve her yerde yer alması sebebi ile başka şiirlere yer vermeyi uygun gördüm. Aslında armoniyi yakaladım sayılır ama gene bir kaç şiirinde oldukça zorlandım ve anlam konusunda da çok yeterli olduğumu söyleyemem. Eskiye oranla yine de iyi sayılırdı ki daha başlangıçtayız. Bir de etrafa bakınınca bu makaleye rastgeldim bir kaç nokta var okunmaya değer.
Kayboluş (1957)
Üstündeki giysi gözünün renginde
Yürüyor yürüyordu arkasına bakmadan
Onu kaybettim bir kış gününde
Yağmur yağmur yağmur yağıyordu durmadan
Ölü taşıyan bir araba
Araya girdi galiba
Koştum koştum yetişemedim
Sanki önümü kapatan bir sütundu zaman
İnsanlar otomobiller dalgın habersiz zalim
Alıkoyamadım onu meçhullere dalmaktan
Boşunaydı artık çaba
Boşuna mıydı acaba
Dondum kalakaldım olduğum yerde
Gözlerimi kaplıyordu duman duman duman
Gönlüm ne geçmişte ne geleceklerde
Bir mahkûmdum görülmemiş bir cezaya çarpılan
Uğrayan bir azâba
Sığmaz hesaba kitaba
Yağmur Duası (1951)
Ben geldim geleli açmadı gökler;
Ya ben bulutları anlamıyorum,
Ya bulutlar benden bir şeyler bekler.
Hayat bir ölümdür, aşk bir uçurum…
Ben geldim geleli açmadı gökler.
Bir yağmur bilirim, birde kaldırım:
Biri damla damla alnıma düşer;
Diğerinde durur göğe bakarım.
Ne şehir, ne deniz kokan gemiler:
Bir yağmur bilirim, birde kaldırım.
Nedense aldanmış ilk gece annem,
Afsunlu bir gömlek giydirmiş bana.
İşte vuramadı bana gökler gem,
Dinmedi içimde kopan fırtına.
Nedense aldanmış ilk gece annem.
Biri çıkmış gibi boş bir mezardan,
Ortalıkta ölüm sessizliği var.
Bana ne geldiyse geldi yukardan,
Bana ne yaptıysa yaptı bulutlar,
Biri çıkmış gibi boş bir mezardan.
İyi ki bilmiyor kalabalıklar
Yağmura bakmayı cam arkasından,
İnsandan insana şükür ki fark var;
—Birine cennetse, birine zindan—
İyi ki bilmiyor kalabalıklar.
Yağmur duasına çıksaydık dostlar,
Bulutlar yarılır, hava açardı.
Şimdi ne ihtimal, ne de imkân var.
Göğe hükmetmekten kolay ne vardı,
Yağmur duasına çıksaydık dostlar!
Ben geldim geleli açmadı gökler;
Ya ben bulutları anlamıyorum,
Ya bulutlar benden bir şeyler bekler.
Hayat bir ölümdür, aşk bir uçurum…
Ben geldim geleli açmadı gökler.
Kaynak: Sezai Karakoç, Monna Rosa 7. Baskı, Diriliş Yayınları, İstanbul-1999 Ocak.
Jan 17, 08:03 AM
Jan 16, 05:51 AM
Sezai Karakoç’ un bir kaç kitabını daha okumuş, şiirlerinide okumaya çalışmıştım(zorla yapılan bir eylemin ifadesi!). Sanırım bu kitapla Sezai Karakoç’ a açılım yaptım diyebilirim ve şiirlerinide tekrar ele alacağım kendi açımdan.
Bir kitabı en iyi not aldığımız tarafları ile anlatabiliriz sanırım bu sebeble kitaptan uzun alıntılar yapacağım:
“...Ruha bağışlanmış ilerleme ve gerileme özelliğinin çerçevesinde özgürlüğün kötüye kullanışından doğan suç ve cezaların çilesi.
Ölümle diriliş arasında ruhun bitmez çilesi. Dünyayı ahiretten ayıran gelişme çilesi. Ahiret ki, çilesi bitmiş ve erişebildiğine erişmiş ruhların yurdu.”
“Birbirinize sürtünerek geçeceksiniz konuşmadan, birbirinizi çimdiklemeden, birbirinizin kadın mı erkek mi olduğunuzu anlamaya girişmeden, hattâ bunu hiç düşünmeden.”
“Ey İsa’ nın masumluğu başlıbaşına bir vaaz olan dağ. İbrahim’ in erdiği mağara. Musa’ nın Tanrı ateşini gördüğü yücelik. Ey Hira ülkesi. Peygamberi ürperten yücelikler görüntüsü...” Bu satırları okuyuncaya kadar dağ kelimesinin üzerinde durmadığımı farkettim, gerçekten ayrı bir yeri var.
“Ah, arı olsaydım. Çiçeklerden çiçeklere koşsaydım. Çiçeklerin özünden bir dünya kursaydım, gelecek kuşaklar için…”
“Ah, karınca olsaydım. Harmanların usanmaz bekçisi olsaydım. Her buğday tanesinde bir şafak… Her buğday tanesi, bir kitap gibi, kutsal bir kitap gibi bana öğretseydi secdeyi, şükrü. Çalışmanın kutsallığını.” Bu satırlarda bana, evet şair bir yazar okuyorsun dedirtti.
“İnsan köyden büyük şehire niçin gitmiştir? Daha doğrusu büyük şehirler kurmak zorunda kalmıştır?
İnsan köyde yalnızdır. Asmalar, kuzular ve böğüren inek, tabiata uyumunu yapmıştır. Adeta tabiattan birer parçadırlar. Adeta taş ve toprak tabaiatın tabanıdır. Kımıltısız yüzeyidir…
...İşte köyde her şey tabiattan bir örnek, tabiattan bir parçadır. İnsan da az kalsın öyle olacaktı. Fakat insan kaçtı. Tabiattan kurtuldu. Tabiata karşı direnmek için büyük şehirleri kurdu. Kurdu ama bu kez de kendine güveni aşırıya gitti. Kendisini tabiattan kaçıranı, tabiata üstün kılanı görmemezlikten gelmek istedi. Halbuki, zaman onu çepeçevre kuşatmakta devam ediyordu…”
“Kız, bahar yağmurları altında ana olmaya doğru yürüyecek. Oğul kızgın güneşin altında baba olmaya doğru yürüyecek.” Kadınla erkeği doğru yerlere koymamız için yardımcı bir şair bakışı.
“Peygamber, ilkin toplumun ruhuna başvurur, onu çağıracaktır. Toplumun ruhu onu kabul edecektir…Toplumun ruhu, peşin olarak peygambere evet diyecektir…Kureyşin Peygambere Emin ismini vermesi, bir nevi toplumun ruhunun peşin evetiydi. Ama bu Evet çok genel bir evettir. Bu evetin islâm muhtevasını alması lâzımdır…”
“...Hz. Yakub’ un özlemden gözüne aklık geldiği yıllar, toplumun karanlık yılları. İhtiyarlamış olan toplumun hüzün çağları. Daha doğrusu umut, bekleme ve sabır çağı.. Gözyaşı çağı. Ufukları gözleme çağı...Hz. İbrahim’ in ki ise millet e. Hz. İbrahim, milleti, toplumu kuracak, hakikat toplumu nun babası olacaktır. Hazreti Yusuf’ sa hakikat toplumunu dış şartların bereketine ve devlet gücüne kavuşturacaktır…”
“...Bütün peygamberlere olan bu tepkiler ve karşı koymalar geleceği sezilen büyük değişimden kaçış anlamındaydı. Toplum, alıştığından kolay kolay ayrılmak istemez. Her değişiklikten, isterse o değişiklik bir kurtuluş olsun, kaçar. Değişmede çekilecek çileyi göze alamayıştır bu…”
“...Henüz gerçek inancın ışığıyla bakamayan insanların perspektifi, zan ve vehim perspektifidir…”
“...Hakikattan ayrılmış bir devlette, toplum, zindana devletten daha yakındır. Umut ve kurtuluş zindandadır…”
“...Büyük iktisatçı Lord Keynes, devrevî bütçe teorisinin ilk tarihî uygulanışına, Hz. Yusuf’ un bu yedi yıllık plânlamasını örnek göstermektedir.” Ordan buldum arakladım aslında bir peygamber bilgisidir deseymiş ya örnek göstermişmiş :)
“...Kültür, inanıştan doğar. Sonra inkâr, bir tepki halinde belirir. İnanış öz, inkâr tepkidir. Alıp götüren inanıştır. Tutan, alıkoyan, bağlayan inkârdır…”
“...Aslında ağaç sadece ve sadece bir taş kırıcısı değildir. Taş ağacın gelişme yolunu kapayandır. Ağaç yolunu kapayan taşı iterek, patlatarak, devirerek hayatın kudretini belirtir. Ağaç hayatın, mezar taşları ölümün sembolüdür. Ve sonunda hayat ölümü yeniyor.”
“Putlaştıranların oyunu burda da bitmez, daha kıvrımlı bir yol izlemeye başlarlar. Tanrıyı putlaştırmak isterler, peygamberleri putlaştırmak isterler…”
“...Gerçekten, bir gözden bir gök nasıl geçerse, bir bakıma insan ruhuna da bu uzaylar az ve dar gelir…”
Aslında daha not aldığım yerler vardı ama hem kalbim hemde bedenim burda kesmeyi uygun gördü gerisi size kalmış biz burda bir çeşni yaptık.
Kaynak: Sezai Karakoç, Ruhun dirilişi, 7. Baskı, İstanbul, Ağustos 2000, Diriliş yayınları.
Jan 16, 05:51 AM
Jan 16, 12:06 AM
Hey yabancı ! Defol git! der gibi canlı cansız;
Bir sığıntı gibiyim sanki ben bu şehirde.
Uykularım bölünür uyanırım apansız;
Bir sığıntı gibiyim sanki ben bu şehirde.
Saymadım kaç ay oldu ben bu şehre geleli.
Haykırmak istiyorum nedense deli deli…
Belki de ben çıldırdım dost yüzü görmeyeli;
Bir sığıntı gibiyim sanki ben bu şehirde.
Ne kimseye dargınım, ne kimseye küskünüm.
Dakikam yıla eşit, asra bedel bir günüm;
Böyle bir yaşantıya kalmadı tahammülüm.
Bir sığıntı gibiyim sanki ben bu şehirde.
Şair: Özdilek Karatekin
Jan 16, 12:06 AM
Jan 12, 05:17 AM
Her halinden belli inkâr etse de;
Bu aşk ateşini yakmayacak o.
Ne kadar bitanem, canım dese de,
Gönülden gönüle akmayacak o.
Gün geçtikce azalacak ilgisi,
Gün gelecek kalmayacak sevgisi.
Yok desede senin gibi birisi,
Bir daha yüzüne bakmayacak o.
Sanırken bir ömre sığmaz bu sevda,
Bakmışsın karşına çıkmış bir veda.
Son sözü olacak sana ELVEDA;
Telefona bile çıkmayacak o.
Şair: Özdilek Karatekin
Jan 12, 05:17 AM
Dec 25, 02:58 AM
Yol üstünde bir top çalı,
Yel estikçe ığrar dalı.
Anamın beş kuzusu var,
Kimi akıllı kimi deli.
Dec 25, 02:58 AM